Kanada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kanada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.9.09

ALINTI

TÜRKLER GİBİ EĞLENMEK


Almanya’dan gazeteci bir dostum aradı. Bir meslektaşımızın Ankara’ya geleceğini ve Türkiye-AB ilişkileri konusunda bir makale yazacağını söyledi. Gelecek arkadaş Türkiye’nin katılımına sıcak bakıyormuş. Benim adımı, telefonumu vermiş, yardımcı olmamı istiyormuş. Kabul ettim. Neticede bir yerde memlekete hizmet durumu.

Ertesi gün aradı, buluştuk. Bir yerde oturduk bir-iki fincan çay içtik. Nereye gitmek istediğini sordum. “Kocatepe Camii” dedi. “Niye”, diye sordum. “Sen Müslüman mısın?”. Değilmiş, ama merak ediyormuş. Neyse gittik. Bana kubbenin çapından, avizenin ağırlığını, toplam kapalı alanın metrekaresinden, avlunun kapasitesine kadar sorular sordu. Önce soruyu soruyordu, ondan sonra cevabını veriyordu.

Sonra akşam oldu. “Türkler gibi eğlenmek istiyorum” dedi. “Siz nasıl eğleniyorsanız, bir akşamı nasıl geçiriyorsanız, tam öyle”. “Yahu yapma” dedim, “bünyen kaldırmaz” dedim, dinletemedim. Eh, artık keyfi bilir. O yıllarda Ankara’ da benim en sık uğradığım mekânların başında Sembol Tanju’nun Neyzen’i vardı. Beraber Neyzen’e gittik.

Önce dekorasyondan büyülendi. Hatta not defterini çıkardı, ufak tefek eskizlerini çizdi. Derken ney taksim başladı. Çok şaşırdı; “Bu dini bir enstrüman değil mi? Dini müzik çalıyor. Burası dindarların devâm ettiği bir lokanta mı” diye sordu. “Boşver” dedim, “takıl”.

Neyden sonra ise –Neyzen’de adet olduğu üzre- aryalar okunmaya başlandı. Misafirim biraz daha şaşırdı. “Sizde” dedi, “dinî müzik dinleyen, opera da dinliyor mu?”. “Sizde dinlemez mi” diye sordum, aklı karıştı. Bu arada hayret içinde masaya yığılmaya başlayan mezelere, masalardan masalara yapılan rakı-meze ikramlarına bakıyordu. “Burada herkes birbirini tanır mı” diye sordu, “yoo, yahu boşver, sen takılmana bak” dedim.

Aryalar bittiğinde ise sıra popüler şarkılara geldi. Benden sözlerini çevirmemi istedi. Bir-iki şarkı sonra not defteri yeniden çıktı ve deli gibi not tutmaya ve soru sormaya başladı.Alevi türküsü okununca, “burası Alevilerin yeri mi?”, Dokuz sekiz çalınca, “buraya Çingeneler mi geliyor”, Ege türküsü okununca “buradakiler efeleri neden destekliyor?” diye sorular sordu durdu. Arada bir de “bu müziklerden birini dinleyen ötekileri de dinliyor mu” diye sordu, daha da neler neler;

-Şu Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar

- Buraya Urfalılar mı geliyor?

- Hayır.

- Lörke, lörke, lülülülü

- Burası Kürtlerin mi?

- Hayır

Bunlara anlam vermeye çalışırken, önce “Çiao Bella” sonra da “Venseremos” çalınca birden ciddileşti.

-Bana istediğini söyle, ama ben bunun Şili Komünist Partisi marşı olduğunu biliyorum.

-Doğru, öyle zaten.

-Burası Komünistlerin mi?

-Şöyle bir çevrene bak, öyle mi görünüyor?

-…

Hayatında peçetenin sadece ağız silmek için olduğunu zanneden ve çatal-kaşık ile tabağa vurarak hiç bateri çalmamış bu arkadaş, sandalyelere çıkanlardan da önce biraz korktu. Sonra onun da içi gitti, fark ettim, ama bir şey söylemedim.

Mezeler bitip, balıklar geldiğinde ise fena afalladı. Önce “biz yemek yedik ya” dedi, sonra “ama ben doydum” dedi, fakat ben “madem Türk gibi eğleneceksin, bunu da yemelisin” deyince, pek itiraz edemedi. Bu arada ben de şarkıları türküleri çevirmeye devâm ediyordum. Ben çeviriyordum, o dehşet içinde bana bakıyordu, sonra bir soru soruyordu, ben de cevâp vermeye çalışıyordum;

-Yaslan dağın yamacına Halil İbrahim.

-İbrahim kim? Meşhur birisi mi?

-Ben ne bileyim.

-Herkes alkışlıyor, onlar mı tanıyor?

-Bilmem. Yahu, güzel bir türkü işte, takılmaya bak.

-Düşman galip geldi haklayamadım, döküldü cephanelerim toplayamadım.

-Bu, kahramanlık türküsü mü?

-Hayır, eşkıya türküsü.

-Bu eşkiyalar politik mi?

-Yok be, bayağı eşkiya. Bizde eşkiyaya türkü yakarlar.

-Peki şu kızla adam niye romantik romantik dansediyor.

-Şarkı güzel.

-Ben bunu anlamıyorum. Yani aşk, düşman, cephane?

-Boş ver işte, takıl.

-Vur hançeri kadınım ben öleyim.

-Neden kadınının onu bıçaklamasını istiyor?

-Çok seviyor.

-Seviyorsa evlensinler.

-Evlenemezler.

-Niye?

-Dedim ya, birbirini çok seviyorlar.

-Kanım aksın ki, terk etmem seni.

-Neden kanı akıyor, kaza mı geçirmiş?

-Yok canım. Yani o kadar çok seviyor. Seni terk edersem öleyim diyor.

-Biraz garip.

-Yahu boşver, sen takıl.

Bir-iki şarkı daha dinledi. Sonra patladı;

-Yahu sizde bütün şarkılar aşk ve ölümle ilgili.

-Evet, ne olmuş. Hayat da öyle. Başka ne var ki?

-Doğru aslında. Ama biraz garip değil mi?

-Ne yapacaktık, çayıra çimene şarkı mı yazacaktık? Biz bu kadarını yapabiliyoruz.

-Yanlış anlama. Hepsinin de sözleri çok güzel.

-Sorun ne?

-Bilemiyorum.

Bütün masalar ağzı kulaklarında hoplaya-zıplaya “sürünüyorum” diye göbek atarken, yüzünü görmeliydiniz. Sonra Çile Bülbülüm çalınca, bu defa komaya girdi.

- Bu şarkıda Allah diyorsunuz.

- Evet, deriz.

- Ama Allah deyip rakı içiyorsunuz.

- Ne olmuş, içeriz.

- Yanılıyorsam, lütfen düzelt. İslâm’da alkol günahtır.

- Doğru.

- O zaman neden yapıyorsunuz?

- Güzel oluyor. Sana bir sır vereyim mi? Bugün müzede gördüğün heykeller var ya, dün burada onlar içiyordu. Allah deyip, rakı içtikleri için taş oldular. Garsonlar onları gizlice müzeye taşıdı.

- …

- Yahu şaka, gevşe biraz. Sen takılmana bak.

10. Yıl marşı başlayıp, bütün masalar tempo tutunca ise manası Türkçe’de aşağı-yukarı “oha” olan bir lâf etti. En çok da Onuncu Yıl Marşı eşliğinde tren yapılmasını yadırgadı. Önce kısık bir sesle “burası emekli subayların lokantası mı” diye sordu. Nasıl baktıysam, “boşver” dedi, “takılalım”.

Bir de bir Arap bir de Yunan şarkısı çalınca tümden aklı karıştı.

-Siz Yunanları seviyor musunuz?

-Arada bir.

-Ama Yunan şarkısı dinliyorsunuz?

-Arada bir işte.

-O demin söylenen Arapça şarkı ne diyor?

-Ne bileyim ben.

-Yunanca şarkının sözleri ne?

-Yahu nereden bileyim?

-O zaman neden dinliyorsunuz?

-Güzel oluyor. İlla anlamak mı lâzım.

- …

Bir Azerî türküsünü de tercüme edince, “buradaki herkes Azerice biliyor öyle mi?” diye sordu, ama artık ben de de cevap verecek takat kalmamıştı.

Onun bu kültür şoku üç-dört saat sürdü. Sonra kalkmak istedi, yorulmuştu. “Yahu olur mu” dedim, “daha çorba içeceğiz”. Bana çok garip baktı, “ama yemek yemiştik. Yemekten sonra da balık yemiştik. Rakının üzerine nedense bira da içtik. Üstelik o kadar yemeğin üzerine sıcak helva da yedik, sonra bir de meyve yedik. Onun da üzerine kuru yemiş yedik. Kahve de içtik”…

“Olmaz”, dedim. “Şimdi de çorba içeceğiz. Devamında da dürüm yiyeceğiz. Türkler gibi eğlenmek istemiyor muydun?” Boynunu büktü. Bir şey söylemedi. Oradan bir dürümcüye gittik. Mercimek çorbası, birer porsiyon soslu-soğanlı dürüm. Ben “keşke başka çorba içseydik” deyip, keyifle, şırdan tuzlama, paça ve işkembeyi anlatmaya başladım, ama yüzünü ekşiterek eliyle “ne olur sus” gibisinden bir hareket yaptı. Onu pek anlamadım.

Yolda bana baktı, baktı sonra; “biliyor musun?” dedi, “biz Almanlar da aslında eğleniriz”…
“Ne yaparsınız” diye sordum, “uzun masalarda yan yana oturup, bira içerek, sallandığınızı biliyorum. Bir de bizde ilkokulda deve-cüce diye bir oyun vardır. Galiba onu da oynuyorsunuz” dedim. O bir şey demedi…

Biraz sonra “biraz fark olacak tabii, siz Akdeniz milletisiniz” dedi. Ben de “tam değil” dedim. “Aslında aynı zamanda Kafkasyalı, Orta Asyalı, Orta Doğulu, Avrupalı, Balkanlı ve Egeli, Karadenizli’ liyiz” dedim.

“Haydi” dedim. Sevinçle “otele mi gidiyoruz” dedi. “Yoo” dedim, “Gölbaşına. Orada göl var. Şimdi yola çıkarsak, şafak sökerken orada oluruz. Güneş doğarken rakı içeceğiz”. Bana garip garip baktı, “ondan sonra otele dönebilir miyim” diye sordu.

Kahvaltı saatinde oteline bıraktım. Öğleyin yeniden buluştuk. Ne kahvaltıda ne de öğle yemeğinde hiçbir şey yememiş. Sadece soda içmiş. “Keşke kahvaltıda benim bildiğim bir yer var, oraya gitseydik. Sucuklu yumurta yerdik” diyecektim, vazgeçtim. “Sakın Türkleri AB’ye sokmayın” diye bir yazı yazmış. Çok şaşırdım, “bana senin Türkiye’nin AB’ye girmesini istediğini söylemişlerdi” dedim. “Öyleydi” dedi, “ama o zaman daha Türkiye’ye gelmemiştim” dedi. “Türkiye’yi sevmedin mi” diye sordum.

“Bayıldım” dedi, “harika bir ülke” dedi, “ama AB’ye girerseniz, hem siz bozulursunuz hem de biz bozuluruz” dedi. Çünkü biz zaten dominant kültürmüşüz. AB’ye girersek, on sene sonra Fransızlar, Almanlar “sürünüyorum” diye göbek atmaya, yeni nesil “kadınım bıçakla beni, seni çok seviyorum” diye ilân-ı aşk etmeye başlarmış.

“Şu Ren’in suyu akar delidir oy, oy, oy” gibi, “yaslan dağın yamacına Hans Peter’im” gibi, “Münih’in etrafı dumanlı dağlar” gibi filân işte…
Ayrıca bütün Avrupa obez olurmuş. Kimse de sabah işe zamanında yetişemezmiş.“Bir nasıl bozuluruz” diye sordum, “size” dedi, AB’de bunların yarısını yaptırmazlar” dedi.

Aman neyse boş verin, biz takılalım… O da artık takılıyor zaten.

27.1.09

Gananoque







Bu kiz neler yapar?



Sadece ders mi calisir?



hahahah...tabi ki de hayir..hatta bu aralar konsantrasyonum bircok sebepten oturu o kadar daginikki yapmam gereken arttikca hic birsey yapmamaya dogru yol aliyor gibi hissediyorum kendimi..ama bu gecici bir donem kesinlikle istesem de gecici bir donem olmak durumunda cunku subat ayi konferanslarla dolu gezilerle dolu bir ay olucak...istersen hazirlanma istersen calisma elif hanim..is basa is basa...



Allahtan ki bu aralar beni dagildigim zaman toparlayan biri var hayatimda..Ivy..



Normalde sadece dusunmesi bile 10 gun alan bir raporu yeni tasindigi evinde birkac saat icinde cikarmis olmam panikledikce isleri zorlastirdigimi hatirlatti bana bir kez daha..ama kolay olmadi..insna tembellige cok kolay alisiyor..masanin basina gectim sonra olmadi kalktim ayaga gectim ivy'nin yanina Obama ciftinin romantik dansini izleyeyim diye..sarki da hani en sevdiklerim arasinda..mukemmel seciminden oturu Obama'nin gozume bir kez daha girmesiyle bacagimi uzattigim anda bir saplak gelmesi bir oldu..bu bir uyariydi..ivy kisaca aklindan bile gecirme isinin basina don cabuk diyordu kisaca...isimin basina dondum ve bitirdim 1 saatte...



Well done Ms. TEKIN..=)






13.1.09

14 ocak


hayatimda tecrube edicegim en soguk havayla yarin karsilasicam..ruzgarla birlikte hissedilen sicaklik (!) -38 olucakmis..Terslik bu ya haftasonu icin Toronto'ya otobus biletini yarin mutlaka almam gerekiyor ama nasil ulasicam istasyona o ayri bi mesele...Eminim yine bir macerali yolculuk beni bekliyor olucak..



Not : Haftasonu "Turkish Youth Conference" gerceklesiyor. Toronto'da olucam. Resimleri ekleyecegim hele bir gidebileyim.

11.1.09

Kanada


Birkac gundur uykusuzluk cekiyorum. Cok yorgun olmama ragmen erken yatmaya firsatim olmuyor ve sabahlari da 5 bucuk dedin mi gozlerim aciliyor.
Christmas tatilinden once 1 aydan fazladir devam eden otobus grevi yuzunden bir sure ya yuruyerek ya da taksiyle gidiyordum okula. Sonra bir ogle yemeginde ayni bolumde calistigimizi ogrendigim birisiyle tanistim. Berny. Meger hergun okula arabayla geliyor ve daha da onemlisi bana cok yakin oturuyormus. Beni de goturebilicegini soyledi cok memnun oldum ama bir sorun vardi. Berny hergun ise 6 bucukta basliyor ve 2 bucukta geri donuyordu. Demek oluyor ki beni 6'da almasi gerekiyordu yetisebilmesi icin. Yine de hergun 2 saat gidis 2 saat gelis yuruyerek ya da 30 dolar taksi parasi vererek ugrayacagim hasardan cok daha iyidir dedim ve tamamdir hergun 6'da gorusuruz.
Yolculuk keyiflide geciyordu, bizle birlikte kizida geliyordu. Onu da isine birakiyorduk ve dogru okula. Saat 2:25 te bolumun onunde bulusup eve tekrardan birlikte donuyorduk. Herneyse.
Araya christmas tatili girdi ve dedim ki bu sefer dinlenicem, uyuycam paso ama o ne mumkun, tamamen aklimdan cikan birsey oldugunu, dayim " yarin havaalanina ben giderim" deyince yengeme hatirladim. Sinan geliyordu. Tatile girmeden once bin kere bana mesaj atmis ama bir turlu cevap verememistim. Guzel bir tatil olucakti benim icin. Ozledigim, her an her dakika adini andigim ya da animsadigim ulkemden birisi geliyordu. Gerci omru boyunca Paris'te yasamis yari Turk yari Fransizdir kendisi ama Avrupa'da yasamanin verdigi avantajlardan biri olan mesafenin azligini ve maliyetin dusuklugunu her daim kullanip bizle birlikte oldu O ve ailesi. Son yillarda birlikte gecirdigimiz gunlerde arttikca , anlasabildigim yasitim olan ve yakin olan bir akrabam olmasindan cok memnun oldugumu hissettim, hissediyorum da. Malesef bir hafta kaldi ama dolu dolu gecti diyebilirim. Unutulmaz bir christmas aksami gecirdik. Tamamiyle biz Istanbul'da ya da Ankara'da bayrama nasil hazirlaniyorsak oyle hazirlandik. 3 tepsi borek, yogurtlu kebap,zeytinyagli yaprak sarmasi menunun bana ait olan kismini olusturdu. O aksam bizleri yanliz birakmayan Kozanoglu kardesler ise bize kisirla mercimek koftesi yaptilar. Sofraya Adana mutfagi'da girdi yani.
Yemek yapmak, yaptigin seyin begenilmesi,begenilip herkesle paylasmanin verdigi mutluluk bambaska birsey. Hele birde kalabalik sevdiklerinle birlikte gecirmek bambaska bir tat.
Madalyonun obur yuzundeyse bir dakikasi bile bos gecmeyen tatilin sonunda hic dinlenemeden yeni doneme girmek vardi.
Yeni doneme basladim bu hafta. Yorgunum. Yogunum. Hic bos gunum , bos vaktim yok. Fransizcaya basladim. Squash oynuyorum. Cok sevgili danisman hocalarimdan Ian'cigimla masterim haricinde birde baska bir iste calisiyorum ve de tonla molekuler biyoliji makalesiyle, anlamak icin molekuler biyoliji ve genetik kitabi okuyorum. Sonuc olarak yorgunum. Yorgunum am aher gecen gun yeni birseyler ogrenmenin verdigi mutluluk ve heyecan ve buradayken yapmak istediklerimin sinirini sadece ve sadece benim koyuyor olmam, aklimdan ne geciyorsa ( mantik sinirlari dahilinde tabii ) kapilari zorlarsam mumkun olabilicegini goruyor olmak cok buyuk bir haz veriyor bana.
Yani hala burdayim, simdilik geri donme gibi bir planim yok. Yapmam gereken cok sey, kesfetmem gereken cok dunya var onumde biliyorum ve bu yolda olmayi seviyorum hatta bu yolda oldugum iicn odemem gereken bedellerin verdigi aciyi cekmeyi de. Kulaga delice manyakca gelebilir ama henuz 22 yasindayim ve ben boyle buyuyorum.